Biz kazandık, biz başardık: Başkal Ailesi'nin hikâyesi

Mustafa Kamil Başkal'ın hikâyesi, sadece bir iş insanının değil bir ailenin, bir kültürün ve Kayseri'nin girişimci ruhunun da öyküsü. Babasıyla başladığı ticaret yolculuğu, bugün oğulları ve torunlarıyla devam ediyor her kuşak, emeğin, dürüstlüğün ve birlikte çalışmanın değerini öğreniyor… Başkal Ailesi için başarı, tek başına kazanılan bir şey değil paylaşmak, istişare etmek ve geçmişten aldıkları ilhamla geleceğe yön vermek…

Mustafa Kamil Başkal, 1948 yılında Kayseri’de doğmuş ve eğitim hayatını Kayseri’de tamamlamış… Küçük yaşlardan itibaren ticarete ilgisi olan Başkal, babasının yanında başladığı ticari hayatına bugün oğulları Latif ve Ahmet Onur ile tecrübelerini paylaşarak devam ediyor…

-Ben Mustafa Kamil Başkal, 1948 Kayseri doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimimi Kayseri’de tamamladım. Kısa bir süre fakülte hayatım oldu ancak o dönemde yaşanan terör olayları nedeniyle eğitimime devam edemedim ve Kayseri’ye dönerek babamla ticaret hayatına başladım. Küçük yaşlardan itibaren ticarete ilgim vardı. Ortaokul yıllarımda Kazancılar Çarşısı’nda bir tuhafiye dükkânında iki yaz tezgahtarlık yaptım. Sonrasında babamın inşaat malzemeleri işinde abimle birlikte çalıştım. Yaz tatillerinde de işin başında olduk. Daha sonra babam akaryakıt sektörüne geçti. Ben de yaz aylarında yanında çalışmaya başladım. Yeni bir iş olduğu için elimizden geldiğince destek olduk. Zamanla bu sektör bizim mesleğimiz haline geldi ve babamdan sonra biz devam ettirdik. Hayatım boyunca başka bir meslek tanımadım. İşimi severek yaptım, doğruluktan ve helal kazançtan ödün vermedim. Bugün çocuklarım bu işi üçüncü nesil olarak sürdürüyor. Artık ticaretle birebir ilgilenmesem de zaman zaman bana danışıyorlar. Ben de tecrübelerimi paylaşarak onlara rehberlik etmeye çalışıyorum. Ticari hayatım kısaca böyle geçti.

Kayseri’nin girişimcilik geleneğinde emekle yoğrulmuş, alın teriyle büyümüş nice hikâye vardır. Ancak bazıları vardır ki, sadece bir işin değil, bir ahlakın, bir duruşun da hikâyesidir. Babasından gördüğünü çocuklarına öğreten, disiplini miras bilen, emeği kutsal sayan Mustafa Kamil Başkal’dan bahsediyoruz…

Başkal Ailesi’nin, işin mutfağından gelen bu hikâyesi; alın terinin, sadeliğin ve istikrarın adı oluyor.

-Babam beni yazıhanede oturtmaz, pompacılık yaptırırdı; işçilerle aynı şartlarda çalışırdım. Bu bana işin temelini, yani mutfağını öğrenme fırsatı verdi. Çocuklarımı bende aynı şekilde yetiştirdim. Latif ve Ahmet’i bende iki yıl kadar büroya çıkarmadım bugün ise hâlâ istasyonda müşterilerle ilgilenir, hizmetin temel kurallarını uygular. Sağ olsunlar, bu işi bizden daha da iyi yapıyorlar. Bizim zamanımızda istasyonlar bugünkü kadar modern değildi; o dönem kullandığım makineler hâlâ Bizim dönemimizde istasyonlar bugünkü kadar modern değildi. Bilgisayar, internet yoktu; fasit makinelerle çalışırdık. O dönem kullandığım makineleri hâlâ saklıyorum. Onlar benim için birer hatıra. Şimdi çocuklarım işi başarıyla sürdürüyor. Onları görmek, bu disiplini devam ettirdiklerini bilmek beni mutlu ediyor. Bizim yetiştirme tarzımız başarıyla sonuçlandığı için bunu devam ettirmek istedim; ben bu yoldan çok faydalandım, çocuklarımın da faydalanmasını arzu ettim.

“Emek, kuşaktan kuşağa”

Bugün istasyonun önünde limonata satan torunlar, aslında bir geleneği sürdürüyor.
“Hiç bedava iş yok” diyen bir dedenin öğrettiği çalışma kültürü, şimdi üçüncü kuşakta hayat buluyor. Kayseri’nin girişimci ruhunu en saf haliyle anlatan bu hikâye, emeğin nesiller boyu süren gücünü gösteriyor.

-Yazları Latif’in ve Ahmet’in çocukları burada limonata satarlar, bir şeyler yaparlar benim bir dede olarak hoşuma gidiyor. Aşağıda satış yaparken onları izlerim; hitabetlerine, diksiyonlarına bakarım. Bir gün Ahmet’in oğlu ile Latif’in oğlu limonata satıyordu. Kenarda oturuyordum. Bir beyefendi gelip, “Hoşuma gitti, şu parayı size vereceğim” dedi. Çocuklar hemen itiraz ettiler: “Limonata içmezseniz parayı alamayız.” Adama zorla limonata içirdiler, sonra parayı aldılar. Çok hoşuma gitmişti. “Aferin” dedim. “Hiç bedava iş yok. Hazır para yok. Ağaç yaşken eğilir.” Çocuğa ne verirsen onu alır götürür. Yarın büyüdüklerinde, küçük yaşta ne öğretirsen kafalarına o şekilde kazınır. Biz babalarına ne öğretiysek, onlar da çocuklarına onu öğretiyorlar. Bir dede için bundan daha büyük mutluluk olamaz. Bunlardan çok memnun ve mutlu oluyorum.

Her şey bir fotoğrafla başlamış…

Bazen tek bir fotoğraf, bir geçmişi hatırlatmanın ötesinde geleceği şekillendirir.
Dedesiyle hiç tanışamayan Mustafa Kamil Başkal, bir fotoğraf karesinde dedesinin can bulan girişimci ruhu ve emeğinden aldığı ilhamla yeni bir dönemin temellerini atmış. Bir fotoğraftan doğan ilham, bugün bir şirket kültürüne, bir aile mirasına ve Kayseri’nin üretim geleneğine dönüşmüş…

Ben dedemi tanımadım; o, doğumumdan bir yıl önce, 1947’de vefat etmişti. Anlatılanlara göre çok müteşebbis, yardımsever bir insandı ve bakırcılıkla uğraşır, haddanesinde kazan, tabak, tepsi gibi ürünler imal edermiş. O döneme göre oldukça zordu ve ürünlerini Ankara, İstanbul ve Sivas’tan alırlardı. Babam o zaman 16 yaşındaydı. Ev taşırken dedemin bir fotoğrafını buldum, babama sordum. Babam, “O, Osman Bey, Kayseri’nin ilk milletvekili; dedenin imalat, muhasebe ve ustabaşı sorumlularından biri” dedi. Bu fotoğraf beni çok etkiledi ve 1973-74’te firmamızı anonim şirkete dönüştürdüm. O zamanlar büromuz küçük bir alandaydı; daha sonra üst katta bir daire tuttum, muhasebe bürosunu kurdum ve defterlerimizi kendimiz tutmaya başladık. Çalışma düzenini en kıdemli arkadaşımız yönetiyordu; bana haftalık rapor sunuyordu. Bu düzeni, bir fotoğraftan aldığım ilham ve rahmetli babamla yaptığımız istişarelerle kurdum. Hatta çalışanlarımız için bir aşçı tuttum, her gün öğle yemeği çıkarmak şartıyla. Tüm bunları, bir fotoğraf karesinden aldığım ilhamla yaptım. Kısacası, bir fotoğraf bana geçmişimizi hatırlatırken geleceğe yön veren bir vizyon kazandırdı.

Ben değil, biz olmanın hikâyesi

Başkal Ailesi için başarı tek başına kazanılan bir şey değildi; “biz” ile anlam buluyordu.
Emekle, istişareyle ve aile gibi görülen çalışanlarla büyüyen bir işin sessiz sırrı aslında bu felsefede saklı.

-Babam benim idolümdü. Hep onun öğütleri, fikirleri ve tecrübeleriyle kendimi yetiştirdim. Bana kattığı değerlerle bugünlere geldim. Ona danışmadan hiçbir işe girişmezdim. Bizde “ben yaptım” anlayışı yoktu; “biz yaptık, biz başardık” anlayışı vardı. Bende bugün burada oturabiliyorsam, pompacı kardeşlerimin sayesindedir. İşi gören onlar, müşteriyi memnun eden yine onlar. Biz burada sadece gözlemler, eksikleri veya hataları değerlendiririz. İstasyonda bir müdürümüz vardır; çalışanlar onunla istişare eder, biz de gerektiğinde birlikte çözüm buluruz. Bu, ticaretin olmazsa olmazıdır. Bizim felsefemize göre çalışanlarla ilgilenmek, onlara yardımcı olmak, onları sadece işçi olarak değil, ailenin bir ferdi olarak görmek gerekir. Çok şükür, bu anlayışla bugünlere kadar geldik; büyük bir sorun yaşamadan, istikrarla yolumuza devam ettik.

“Bir babadan kalan sessiz miras”

Bazı kelimeler az söylenir ama ömür boyu kulaklarımızda yankılanır.
Latif Başkal “aferin” demeyi sevmezmiş belki, ama Mustafa Kamil Başkal onun her davranışıyla öğreti dolu bir insan olduğunu söylüyor. Bugün hâlâ her başarıda, o sessiz mirasın izi var: çalışmak, düşünmek ve hep bir adım ötesini hedeflemek.

-Babam kendine özgü, fazla iltifatı sevmeyen bir insandı; “aferin” kelimesini çok nadir duyardık. Ona göre, görevini yapıyorsan başarı ve başarısızlık senin sorumluluğundur. İlerleyen yıllarda rahatsızlandığında ise, “Aslan oğlum, çok hizmetin var. Hakkını helal et.” dediğinde çok duygulanmıştım. Baba ile evlat arasında böyle bir helalleşme ağır gelir; ben iki gün kendime gelemedim. Aile, hayatın temelidir. Okul ayrı, ama çocuklara oturmayı, kalkmayı, adabı muaşereti öğretmek aileye düşer. Babam da bu konuda hep uyarırdı. Bir işin başarılı olduğunu düşündüğüm bir gün, anlattım. Önce “İyi, elinize sağlık” dedi, sonra odasına geçti. On dakika sonra geri geldi ve “Bunu şöyle yapsaydık daha iyi olmaz mıydı?” dedi. Bizimki fevkalade ise, onunki fevkaladenin fevkinde. Her zaman bir adım ötesini düşünürdü. Babamla her konuyu konuşmazdık ama ticarette sürekli istişare ederdik. Misafir geldiğinde ise sohbeti, zarafeti ve insana saygısı dikkat çekiciydi.

“Boş laf edilmez, her sözden bir ders alınırdı”

Eskiden sohbetler sadece sözden ibaret değildi; her kelimesi bir öğüt, her buluşması bir hayır kapısıydı. Bir kuşağın insanlığa, yardımlaşmaya ve gönüllü hizmete dair taşıdığı o ruh, bugün aslında hâlâ aynı samimiyetle yaşamaya devam ediyor.

-Eskiden büyüklerin oturmalarına gitmeyi çok severdim. Yaşlıların bir araya geldiği bu sohbetlerde boş laf edilmez, her sözden bir ders alınırdı. Hizmet görecek kimsesi olmayanların evlerine de gider, kenara otururdum. Bir gün bu oturmalardan doğan “Hakka Hizmet Derneği” kuruldu. Bugünkü Özel Erciyes Koleji’nin bağlı olduğu vakıf aslında onun devamıdır. Dernek, cenaze hizmetleriyle ilgilenir; para talep edilmez, isteyen gönüllü bağışta bulunurdu. Ben de bir dönem katkıda bulunmuştum. Eski Kayseri insanı dirayetli, vefalı ve kültürüne sahip çıkardı. O oturmalarda hep toplumun veya bireyin faydasına olacak konular konuşulur, ihtiyaçlar el birliğiyle çözülürdü. Her toplantıdan bir ders, fikir ve kazançla ayrılırdık; hayat ve insanlık üzerine çok şey öğrendim.

“Eğitim, yarın için insan yetiştirmektir”

Kayseri’de ticaret eskiden okul sıralarından ziyade hayatın içinden öğrenilirmiş. Bugün ise bilgiyle pratiğin el ele yürüdüğü bir dönemi yaşıyoruz. Mustafa Kamil Başkal’a göre mesele diploma değil, yarına insan yetiştirebilmek…

Aslında Kayseri’nin ticaret kültürünü şekillendiren denge; hızlı düşünmek, doğru karar vermek ve emeği bilgiyle birleştirmekte gizli. 

-Eskiden derlerdi ya, “Ticarette yüzü olmayanı okuturlar, ticarete yatkın olanı okutmazlar” diye. Ben buna inanmıyorum. Bugünkü imkânlar öyle değil. Önemli olan yarına insan yetiştirmek. O günlerde, çocuğunu yanına alan bir baba, eğitimini tamamlayamasın diye suçlanmazdı; şartlar onu öyle yönlendirmişti. Ortaokula kadar okutmuş, ilkokula kadar okutmuş, liseyi tamamlamış, askere göndermiş ve yanında çalıştırmış. Bu şekilde pratik bir eğitim verilmiş. Günümüzde çoğu, tahsilli ve donanımlı kişiler, ailenin ticaretine başlarken başa geçiyor. O zamanlar ise pratik zekâ ön plandaydı. Kayserililer kısa düşünür, hızlı karar verir. Fazla düşünmek işleri geciktirir, fırsatları kaçırtır. Başarının çoğu, o an alınan doğru kararlardan gelir.

“Yakınmayı bırak, yekinmeye bak!”

Bazı sözler vardır, bir öğüt değil; bir hayat pusulasıdır. Mustafa Kamil Başkal için ise rahmetli Kemal Dedeman’ın söylediği “Yakınmayı bırak, yekinmeye bak!” sözü, yıllar sonra bile motivasyonun en sade hâlini anlatıyor. Kayseri’nin çalışkan, pes etmeyen ruhunu yansıtan bu cümle, bir iş insanının yaşam felsefesi olmuş; her zorlukta yeniden kalkmanın, yeniden başlamanın sembolü hâline gelmiş.

-Kayserililere has sözler deyince rahmetli amcamız Kemal Dedeman aklıma gelir. Kendisi Ankara’da yaşardı, biz de o dönem yönetimdeydik. Bir toplantıya gitmiştik; amaç, Ankara’daki bürokratları ve siyasetçileri tanımaktı. A ya da B partisi fark etmeksizin herkesi bir araya getiren bir organizasyondu. Kemal amca da sağ olsun, bize otelini açmıştı. Yemek dâhil her konuda destek olmuştu. Çünkü o, derneğin kurucularındandı. O toplantı, rahatsızlığı nedeniyle yaptığı son konuşmalardan biriydi. Yaklaşık 15-20 dakikalık bir konuşma planlanmıştı. Ben de köşede onu dikkatle dinliyordum. Konuşmasında şöyle bir cümle söyledi:
“Bazen yorulurum, zorlanırım, içimden ‘aman, üf, püf’ derim… Sonra birden kendime gelir, kendi kendime ‘Ulan Kemal, yakınmayı bırak, yekinmeye bak!’ derim.”

Bu söz, benim hayat felsefem oldu. Gerçekten insan bazen tükenmiş hisseder ama o söz aklıma gelir ve toparlanırım. O günden sonra, ne zaman zorlansam hep bu cümleyi hatırlarım.

Ailenin en tatlı kazancı: Torunlar

Kayseri’nin vefakâr kızları, aileye adanmış hayatlarıyla nesilleri şekillendirir.
Bir annenin titizliği ve fedakârlığı, bugün torunlara aktarılan sevgi ve disiplinle hayat buluyor.
Beş torun, bu ailenin en değerli kazancı; maddi başarıların ötesinde, manevi bir zenginlik olarak büyüyor…

-Annem tam bir Kayseri kadınıydı; ailesi için kendini tamamen adamıştı ve bize her şeyi titizlikle sunardı. Babam giyime çok önem verirdi; her şey ütülü ve düzenli olurdu. Annem, babamdan önce vefat etti. Ailesi için kendini feda etmiş bir insandı; sosyal hayatı neredeyse yoktu. Yılda belki bir haftalık kaplıca gezileri gibi küçük ayrıcalıkları olurdu, o kadar. Şimdi sevgili eşim Nazan Hanım da annem gibi. Biz annem ve babamın yanına oturduk; Ahmet ve Latif orada doğdu, büyüklerimizden terbiyelerini ve değerlerini öğrendiler. Eşim de torunlarına aynı hassasiyeti gösteriyor. Onların bir dediği iki olmaz. Akşam yorgun olsa bile, torunlardan biri geldi mi dimdik ayağa kalkar onlarla ilgilenir. Kayseri’nin kızları gerçekten vefakardır; yetişme adabı bunu gerektirir. Evlatlar sermaye, torunlar ise tatlı kar gibidir. Bizim beş torunumuz var ve en büyük kazancımız onlar. Bu manevi mutluluk, maddi kazançtan çok daha değerli.

“Görev ve mirasın sevinci”

Başarıyı tek başına değil, görev bilinciyle ölçen bir anlayış… Mustafa Kamil Başkal’ın çocuklarının da aynı tutkuyla sahip çıktığı bu meslek, bir miras ve mutluluk kaynağı olarak sürüyor.

-Bu mesleğe devam ettirmem iyi ki olmuş diyorum. Çocuklarımın bu işe sahip çıkmasına da çok memnun olduğumu söylüyorum. Yaptığım işleri asla “ben şunu yaptım, bunu yaptım” diye görmüyorum; hepsi o andaki vazifemdi, görevimdi. İnsanların yaptıklarımızdan faydalanmaları, katkı sağlamaları beni daha da mutlu ediyor. Elimizden geldiğince hayır işlerine de zaman ayırıyoruz. Allah kısmet ettikçe bazı şeyleri yaptık, yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz.

“Gönülden yapılan hizmet”

Bazı hizmetler sözle değil, sessizce ve samimiyetle yapılır. Latif Başkal tarafından Esenyurt Mahallesi’ne kazandırılan sağlık ocağı, bu anlayışın bir sembolü ve Allah rızası için yapılan bir emeğin hikâyesi olarak yaşamaya devam ediyor.

-Bu konular Allah’la bizim aramızda, kimsenin bilmesine gerek yok. Şahitlik de istemem. Sadece şunu söyleyebilirim: Gözlemlediğimiz, ihtiyaç gördüğümüz yerlere yöneldik. “Mutlaka şunu yapacağız” diye değil, yerinde ve anlamlı olanı yaptık. Ama birini anlatayım; babam bir gün “Esenyurt Mahallesi’ne bir sağlık ocağı yaptıracağım” dedi. O zaman Melikgazi Belediye Başkanı olan Şevket Bey’e gittim, sağ olsun hemen ilgilendi. Bir gün sonra “Ağa, uygun bir yer buldum” dedi. Babamla gidip baktık, beğendik ve Allah kısmet etti, orayı yaptırdık.

Yıllar sonra babama sordum, “Neden Esenyurt’u seçtin?” diye. Dedi ki:
“Zamanın Hava İkmal Paşası Mehmet Ali Pekman beni çağırdı. İşçilerimizin evi yok, kooperatif kuracağız, bize yardımcı ol dedi.”
Babam da arkadaşlarıyla birlikte bu işe destek olmuş. Arsaları belirlemişler, kooperatif kurulmuş, evler yapılmaya başlanmış. Kongrede teşekkür olarak kendilerine ikişer parsel hediye etmişler. Babam çok rahatsız olmuş, hemen kalkıp ‘Ben bunu kabul edemem, kooperatife hibe ediyorum’ demiş. Diğer arkadaşları da aynısını yapmış. Altı parsel yeniden kooperatife geçmiş, o parayla da başka bir arsa alınmış. Babam da “Benim hizmetim orada Esenyurt Sağlık Ocağı’nın temelinde yaşasın” demiş. Biz de kısa sürede yaptık, teslim ettik. Şimdi hâlâ hizmet veriyor.

Bu hikayeyi paylaştım ama genel olarak bu tür hayır işlerini anlatmayı sevmem. Gönülden yapılan şeylerdir bunlar. “Yaptım, ettim” demeyi de hiç sevmem. Sadece Allah’a sığınırım.

“Ben kelimesini hayatınızdan çıkarın”

Mustafa Kamil Başkal, başarının tek başına gelmediğini; paylaşmanın ve birlikte çalışmanın gerektiğini söylüyor. Gençlere en büyük öğüdü ise ‘ben’ kelimesini hayatlarından çıkarması ve ‘biz’ kelimesi ile yaşanması…

-Gençlere tavsiyem: “Ben” kelimesini hayatınızdan çıkarıp “biz”i öne çıkarın. Tek başına büyük iş yapılamaz; paylaşımcı olun. Sevgi, saygı, doğruluk ve dürüstlükten sapmayın. Ego, kibir ve bencilliği terk edin. Topluma uyum, ailede başlar; aile neyi öğretirse çocuk onu alır. Okuldan her şeyi beklemeyin; aile sorumluluğu çok önemlidir.

 

 

 

Hunat TV - Bizi Sosyal Medyada Takip Edin!

Bakmadan Geçme