Ülkemiz son yıllarda yalnızca ekonomik açıdan değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel açıdan da önemli bir dönüşüm sürecinden geçiyor.
Artan enflasyon, hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki bozulmalar ve satın alma gücündeki düşüş, toplumun geniş kesimlerini doğrudan etkiliyor.
Ancak tüm bu ekonomik sıkıntılara rağmen alışveriş merkezlerinin doluluğu, sosyal medyada sergilenen tüketim alışkanlıkları ve kredi kartı kullanımındaki artış dikkat çekici bir çelişkiyi ortaya koyuyor.
Bu noktada temel soru şudur: "Toplumu yönlendiren unsur ekonomik gerçeklik mi, yoksa tüketim kültürü mü?"
Aslında bu sorunun cevabı, iletişim teknolojilerinin ve medyanın toplumsal yaşamımız üzerindeki etkilerinde gizlidir. Çünkü günümüz insanı yalnızca ekonomik koşullar içerisinde yaşamıyor. Aynı zamanda medya tarafından “sürekli yeniden üretilen anlamlar dünyasının” içerisinde var oluyor.
İletişim kuramcısı Marshall McLuhan'ın ortaya koyduğu "Küresel Köy" kavramı, günümüzü anlamak açısından oldukça önemli.
McLuhan'a göre iletişim teknolojileri “dünyayı küçültmüş” ve insanları aynı “iletişim ağının” içerisine dahil etmiştir. Bugün sosyal medya platformları sayesinde İstanbul'daki bir kullanıcı ile New York'taki bir kullanıcı aynı tüketim mesajlarına sürekli maruz kalıyor.
Bu durum yalnızca bilgi alışverişi yaratmakla kalmıyor; aynı zamanda tüketim alışkanlıklarını da şekillendiriyor. Yani bu da demek ki insanlar artık yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak için değil, kimliklerini göstermek için de tüketiyor.
Tam da bu noktada Fransız düşünür Jean Baudrillard'ın “tüketim toplumu” yaklaşımı devreye giriyor. Baudrillard'a göre, insanlar artık ürünlerin kullanım değerini değil, onların temsil ettiği anlamları satın alıyor.
Baktığımız zaman bir telefon artık yalnızca iletişim aracı değil, statünün, prestijin ve sosyal kabulün sembolü haline geldi. Bir kahve markası, bir ayakkabı ya da bir otomobil artık işlevinden çok temsil ettiği “yaşam tarzıyla” değer kazanıyor.
Yaşanan “ekonomik buhran” dönemlerinde dahi tüketimin devam etmesinin nedenlerinden biri budur. İnsanlar yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak için değil, toplum içerisinde görünür olmak için de harcama yapıyor...
Tüm bu süreçte medyanın rolü oldukça büyük. Özellikle sosyal medya platformları bireylere sürekli olarak "daha iyi bir yaşam" görüntüsü sunuyor. Tatiller, lüks tüketim ürünleri, restoranlar, markalar ve yaşam tarzları kullanıcıların karşısına her gün tekrar tekrar yeniden üretilerek çıkıyor.
Söz konusu bu durum iletişim araştırmacıları Maxwell McCombs ve Donald Shaw'ın ortaya koyduğu “Gündem Belirleme” Kuramı ile açıklanabilir. Medya insanlara “ne düşüneceklerini değil” , “ne hakkında düşüneceklerini” söyler. Sürekli tüketim odaklı içeriklerle karşılaşan bireyler de zamanla “tüketim olgusunu” hayatlarının merkezine yerleştirir.
Diğer taraftan Elisabeth Noelle-Neumann'ın Suskunluk Sarmalı Kuramı da bu noktada dikkat çekicidir. İnsanlar “çoğunluğun davranışına” uyma eğilimindedir. Çevresindeki herkes tüketiyor, seyahat ediyor veya yeni ürünler satın alıyormuş gibi görünen birey, ekonomik zorluk yaşasa bile bu görüntünün dışında kalmak istemiyor... Böylece kredi kartları, tüketici kredileri ve borçlanma mekanizmaları devreye giriyor.
Peki burada devletin rolü nedir?
Günümüzde modern ekonomilerde devlet yalnızca ekonomik düzenleyici değil, aynı zamanda tüketim piyasasının da önemli aktörlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Ekonomik büyümenin en önemli göstergelerinden biri iç tüketimdir. Bu nedenle zaman zaman kredi genişlemeleri, vergi indirimleri veya tüketimi teşvik eden ekonomik politikalar uygulanıyor.
Ancak burada önemli bir denge daha bulunuyor. Bir yandan ekonomik büyümenin sürdürülmesi hedeflenirken diğer yandan vatandaşın alım gücünün korunması da gerekiyor. Gelir artışının enflasyon karşısında yetersiz kaldığı dönemlerde tüketim büyük ölçüde “borçlanma” yoluyla devam ediyor, bu durum ise uzun vadede ekonomik baskıyı daha da artıyor.
Dolayısıyla “ekonomik kriz” ile “tüketim kültürü” birbirinin alternatifi değil, çoğu zaman birbirini besleyen iki olgu olarak karşımıza çıkıyor.
Bugün Türkiye'de yaşanan tabloyu yalnızca ekonomik kriz ya da yalnızca tüketim kültürü ile açıklamak mümkün değil. Bir tarafta alım gücü düşen milyonlarca insan bulunurken, diğer tarafta medya tarafından sürekli yeniden üretilen tüketim arzusu karşımıza çıkıyor.
McLuhan'ın “küresel köyünde” yaşayan bireyler, Baudrillard'ın tüketim toplumunda kimliklerini satın aldıkları ürünler üzerinden kurmaya çalışmaktadır. Medya bu süreci görünür kılarken, ekonomik sistem tüketimin devamlılığını teşvik ediyor.
Bu nedenle asıl soru "Tüketim kültürü mü, bozulan ekonomi mi?" değildir.
Asıl soru şudur: Ekonomik olarak zorlaşan bir yaşamın içerisinde insanlar neden hala tüketmek zorunda hissediyor? Bu sorunun cevabı yalnızca ekonomide değil...
Aynı zamanda medyada, kültürde, iletişim teknolojilerinde ve modern yaşamın bireyler üzerinde kurduğu görünmez baskılarda saklıdır.