Gelir uçurumu büyüyor mu?
Süleyman Karacaoğlan
Aynı şehirde yaşıyoruz ama aynı hayatı yaşamıyoruz. Bir yanda akşam yemeğini dışarıda hangi restoranda yiyeceğini düşünenler, diğer yanda ay sonunu nasıl getireceğini hesaplayanlar… Aradaki mesafe artık sadece bir fark değil, derin bir uçurum.
Bugün açıklanan enflasyon rakamları bir kez daha gösterdi ki, kağıt üzerindeki oranlarla mutfaktaki gerçekler arasında ciddi bir fark var. Resmi verilere göre enflasyon belirli bir seviyede açıklansa da vatandaşın hissettiği enflasyon çok daha yüksek. Pazara çıkan, faturalarını ödeyen, kira veren herkes bunun farkında.
En düşük emekli maaşı ise milyonlarca insan için maalesef hayati bir sınır haline gelmiş durumda. Yani bu maaş, temel ihtiyaçları karşılamakta bile yetersiz kalıyor. Bir kira bedeli, neredeyse tek başına bir emekli maaşını yutuyor. Geriye kalanla gıda, sağlık, ulaşım gibi zorunlu harcamaları karşılamak ise neredeyse imkânsız hale geliyor.
Asgari ücretli de farklı bir durumda değil. Çalışan yoksulluğu artık yeni bir kavram değil, hayatın gerçeği. Sabah işe gidip akşam dönen bir insanın hâlâ geçim derdi yaşıyor olması, sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir sorundur.
Peki bu uçurum nasıl oluştu? Biz bu hale nasıl geldik?
Gelir artışlarının enflasyonun gerisinde kalması, fırsat eşitsizliği, eğitim ve istihdam arasındaki kopukluk…
Tüm bunlar birleşince, toplumun bir kesimi hızla yukarı çıkarken diğer kesimi yerinde saymakla kalmıyor, geriye düşüyor.
Daha da önemlisi, bu durum sadece cebimizi değil, ruh halimizi de etkiliyor. Vatandaşın umudu azalıyor, gençler ise başka ülkelerde hayat kurmanın yollarını arıyor. Aynı şehirde yaşayan insanlar, artık birbirinin hayatına yabancı hale geliyor.
Gelir uçurumu sadece ekonomik bir mesele değildir. Bu, toplumsal huzurun, adalet duygusunun ve birlikte yaşama iradesinin de sınandığı bir konudur. Çünkü adalet duygusu zedelendiğinde, toplumun temeli de sarsılır.
Bu uçurum daha ne kadar büyüyebilir?
Bu farkı kapatmak için gerçekten ne yapıyoruz?